Tuareg kardeşim, eyvallah hoş ifadeleriniz için...
Aslında özel olmak gibi bir gayret içinde değilim. Umumiyetle derslerde de doğaçlama hareket ederim. Kısıtlı kalmak pek bana göre değil.
Ortama göre gerekirse senaryoyu kendi kafamda anında kurarak dersi ona göre yönlendirmek hoşuma gider. Hangi istikamette gitmesini istiyorsam o yöne doğru sürüklemeye çalışırım dersi ve başarırım.
Bundaki asıl gayem şudur: Türkçe dersinin hayatın bir parçası olduğuna çocukları inandırmak. Meselâ; konumuz diyelim ki, "Brezilya'dan bahseden bir hikaye metni" ise, o esnada ya duyduğumuz bir sesten, bir öğrencinin o andaki bir hareketinden, yerdeki bir kâğıt parçasından ele alarak Brezilya'ya uzanan bir senaryoyu kafamda şekillendirip oraya doğru bir köprü kurarım, birkaç dakika sonra çocuklar kendilerini Brezilya'nın içinde bulurlar. Uyanık bir iki tanesi "Aaa Hocam, bugünkü konumuz da Brezilya ile ilgili" der ki, zaten istediğimiz de bunu sezmeleri... Bakanlığın yeni müfredatı buna uygunluk arzediyor, ama ben bunu senelerdir uyguluyorum.
Efendim bir öğretmen öncelikle mesleğiyle barışık olmalı.
Sürekli vızıldayan, isyankâr davranışlı, şikayet kulesini andıran öğretmen prototipi benim kafamda yer edinmiyor.
Bir öğretmen; Ben her şeyi bilirim" tavrında olmamalı. Çünkü en ufak bir noktayı bile öğrenci affetmez, görür. Bir hata yaptığınızda onun kafasında şekillenen öğretmen tipi darbe yer, soğur ondan. Ben matematiğe ısınamamıştım ortaokulda iken, matematik öğretmeni sebebiyle o dersten soğumuştum. Ben tam aksine sevdirmek için elimden geleni yapıyorum. Bunun mes'uliyeti çok büyük.
Çocukları sevmeyen, hele ki içinde insan sevgisi olmayan bir kişi bu mesleği hiç yapmasın. En pasif, gayretsiz bir öğrenciyi bile insan olarak ayrı tutmak bu mesleğe ihanettir. Biz böyle görünen epey öğrenci kazanmışızdır. Ufak bir dürtü bile kimi öğrencileri harekete geçirebiliyor; en azından gayretiyle bir kıpırdama içinde olduğunu gösteriyor.
Gelişmeye kapalı bir öğretmen meslek olarak kendini de kapalı hale getirir. Bir şey aktarayım: 2000 yılında bilgisayar aldım, ondan önce evde daktilom vardı. Herkes eliyle planlarını yaparken ben daktiloda yazardım. Bilgisayarı aldıktan sonra da klavye ile yazmaya başladım. Müfettişlerden biri buna çok bozulmuştu. Böyle plan olur muymuş ? Bilgisayarda plan yapılır mıymış ? Ama iki sene sonra aynı müfettiş bir seminerde gelişen teknolojilerden istifade etmenin öneminden bahsediyordu.
Bir öğretmen ne kadar bilse de "her şeyi biliyorum"dan ziyade "çok şey biliyorum" diyebilmeli öğrencilerine nazaran. Ben Hz. Ali'nin "Bildiklerim denizde bir damla kadardır." sözünü hatırlatırım öğrencilere...
Öğretmen öğrencilere bile saygılı olmalı. Onların da bir insan olduğundan hareketle birkaç sene sonra yetişkin bireyler olarak toplumda yer edineceklerini bilmeli. Yeri geldiğince ders arasında bile olsa nasıl olduklarını birkaç öğrenciye sormak gönüllerini hoş eder.
Hakaret ve argo öğrencileri kırar, incitir. İçlerinde hep bir ukde kalır.
İyi bir öğretmen ders için hazırlıklı olmalı, malzemeleri ve bilgi yapısı sağlam olmalı.
Derse girerkenki yüz ifadesi öğretmeni ele verir. O ders buna göre ya soğuk geçer, ya da çok zevkli bir ders halini alır.
Derse başlamadan önce öğrencilerin ruhen hazır olmalarını sağlamalıdır. Kafasında tilkiler dolaşan öğrenci, tuvalete gidemediği için oturduğu yerde sürekli rahatsızlığı farkedilen öğrenci, sabah kahvaltı yapmadığı için teneffüste yiyeceği simiti düşünen öğrenci kroşe yiyip düşen boksöre benzer. Bunlar derste o an "sıfır" konumdadır. Meselâ habire burnunu çeken bir öğrenci hemen tuvalete gönderilir. Ama bunu da edebince söylemeli: "Git yüzünü yıka da biraz açıl yavrum" gibi...
Efendim, söylenecek çok şey var elbette... Ama burayı da sırf meslekî çalışmalara çevirdim sanki.

Son söz: Bu meslek içine iyice girildikçe ve en ufak noktaları değerlendirip tecrübe hanesine yazdıkça öğrenilir.